Son Dakika

Milattan Öncesi YALAN... Milattan Sonrası TALAN mıydı ?..

Mustafa Demir

Uyuyan, ama hiç mutlu edilmeyen millet için 2002 yılı, dönüşüme başlangıcın miladı kabul edilmişti. 2013 Aralık ayı ise, bu mumdan yapılma milat çarkını eritmiş, önce iç yangına, sonra dış yangına sebep olmuştu. Bu erimenin sorumlu suçlusu; bütün lobilerdi, müttefiki olduğumuz devletlerdi (güçlerdi) ve onların emrindeki iç muhalefetti. Bunların hepsi halkımızı, Gezi Parkında ayaklandırıp birleşik sıcak nefesleriyle ortam sıcaklığını arttırdı, körükçülerin yardımıyla çarklarımızın erimesine sebep oldu. Güçlerin tetikçisi olan ayartılmış halk; hararetiyle, nefesiyle, muhkem mumdan çarklarımızı eritmişti. Olay; bir komploydu, tezgâhtı!

Türkiye'nin büyüklüğünün ve büyümesinin yolunun “al gülüm, ver gülüm” den geçtiğini, geçmesi gerektiğini kabul etmeyenlerin ahlaksız saldırısının eseriydi bu olanlar!.. Yemeyiz biz kendimizi, öncekiler gibi! Yedirmezler be koçum, yedirmezler !.. Bir de, “Vah bize” diyorlar! Biz de yılmadan, pes etmeden “Oh bize” diyoruz !.. Muhalefet; utanarak mı, utanmadan mı, bizim için “az hizmet, çok rüşvet” yakıştırmasında bulunuyor. Biz bunu asla kabul etmiyoruz. “Çok hizmet, çok çok himmet” diyoruz. Himmetsiz zimmet, kabulümüz değildir. Evlenmeyi bile beceremeyip çoğalamayanlarla Genel Müdür olanlar, bunu anlayamaz!

SIFIR SORUNİÇİN SIFIR ÇÖZÜM FORMÜLÜ...

İkbal ve imkân sahibi ağalarımız; “Çözümsüzlük çözüm değildir” mevkiinden, “çözümsüzlük en büyük çözümdür” ve “sıfır sorun için, sıfır çözüm” icadına ermişlerdi. En iyi ve tek sorunsuz komşumuzun Yunanistan olduğu haberi, isabetli politika bir politika olarak gururlandırıyordu. Barzani'nin parti kongresinde “Türkiye, Seninle Gurur Duyuyor” sloganını duyduğu andaki gururu gibi bir gururdu bu! Sıradan şeyler değildi bunlar !.. Dersini almamışın verdiği dert mi tükenir, diyesim geldi! Pardon, dersini almamışın verdiği dert nimet sayılır olmuş demeliydim değil mi? Olayları yay, sündür, sıkıştır, moleküllerine ayır, bitap düşersin de, tarifinin sonu gelmez, bu kumpaslı-makaslı-nadaslı olmuşların. Varlığımızla geçilen dalganın değil, varlığımıza katılan zenginliğin hangisinin sözü az olmuştur ki, bizim diyeceğimiz de kısa olsun? Oyun; birileri için eğlenceliydi ve keyifliydi ki, tarifi de uzun oldu!  Siyaseti, magazin zenginleştirir, değil mi?..

Haller, hey, haller! Garip ama garipsemediğimiz haller yaşadık, anlayacağınız. Ham hayallerin ve birilerinin küflü çukuruna yuvarlandığımızı söyleyenlere, “siz sakın inanmayın, onlar felaket tellalları” denilerek itiliyordu. “Bunlar Türkiye'nin gelişmesini istemiyorlar” tokadı demeyeyim haşa, öpücüğü yanağımıza konmak üzere hazırdı. Kendilerini Türk'süz Türkiye ve Türkiyeli olarak gizleyenlerin yeni bir saklambaç oyunu muydu oynanan?

Milletin değil, oğulların asıl olduğunun uydurulduğunu, sonradan yaşayarak anladık. Çarpıtma; çarpmayı yapanlara atılan bir iftira olarak aksi ses getirdi. “Öncekinler yapmadı mı sanki?” kalkan sözü; cehaletimizi, “koydum mu oturturum” etkisiyle susturuyordu. Evet! Ortada yeni bir icat yoktu. Sadece daha sistemli, takım oyunuyla safın önündekilere hayır niyetiyle işleyen koca bir çark kurulmasına vesile olunmuştu. Zekâtın, sadakanın, himmetin güvenilir adresi belirlenmişti. Vermek veya vermemek için alınıyordu, birazı da veriliyordu. Bize karşı olan komplocu vız vızlar bunu anlayamıyorlar, çekemiyorlar! Onların feryatları; akıl erdiremediği yöntemleri bulmamız ve yetiştiremedikleri ehil kadroları bizim yetiştirmemizden dolayıdır. Gelişmemizi tam kılmayı çekememe hasisliğindendir.  Biz biliriz: CeHaPe'yi; İSKİ'yle, MeHaPe'yi; Korayla, evvelimiz olan RePe'yi; Mercimekle, AaaNaPı; bin-bir Civan ve M. Reisi Kalemliyle, Çillerli DeYePe'yi; Horzum'la ve bilmem kimiyle! Aklananıyla, paklananıyla... Onların azını biz çoğalttık. Üslü büyüklüklere kavuşturduk. Sadece gözlerinin kaldırmadığı mesele bu! Hayıflandıkları, kıskandıkları için yırtınıyorlar. Gıpta etmeleri gerekirken…

DÖN GERİYE, GEL BERİYE...

Dön geriye, gel beriye bakayım! Kim en başarılı? Başarmak bizim işimizdir aziz kardeşim, bizim işimiz! Biz de bunun için, beceremeyeni ve az becereni; ”beceriksizlerrr” diyerek, haykırırız tabi ki!

Yaptığına bak, az çarptığına bak! Milli servet; yemeyle bereketlenir, yemeyle! Biz yemekten yana talimliyiz. Hayır, hasenat işlerine evvelinden beri talimliyiz. Adam zekâtını veriyor kat, kat. Sana ne? Oğulla, çoğulla kriptolu konuşmayı dinlemek sana mı düştü, be Hoca? Biz sana yedirdiğimizi de, seni de biliriz, seni de! Bak, benim yüzüm ak, senin yüzün pak-elin pataktır! Frenime basmak sana mı düştü şimdi? Otur, oturduğun yerde! İşime vurgun deme, yorgunum demem sonra!

Biz becerdiğimizden aldık, aldıysak da! Almadığımıza, alamadığımıza, toplamadığımıza el sürdük mü hiç? İyi kondisyon (erk); iyi beslenmeyle ve komisyonla sağlanır. Bilmez misiniz siz bunu?

Bu, “kazan, kazan” anlayışı, değişimin olmazsa olmaz şartıdır. Siz anladığınızı anlatmaz cimrilersiniz! (-Biz mi? Bu monologlara sevinmedik. Hep kahrolduk, çaresizce izledik. Çokça üzüldük. İktidar; eş başkanlığı gereği, milleti sokacağı yeni kalıp için ve içinde acı çektirmeliydi. İtiraz edenle, kavga etmeliydi.  Hipnozla acıyı hissettirmemek için kitleler efsunlanıyordu. Millet değerlerinin temel unsurları öğrenilmeden, sadece tahrikle gütme sloganları iyi ezberlenmişti. Toplumun değerleriyle değerli olamamışlar, en mukaddes değerlerden sadece dinin sloganlarını ve örtünmeyi istismar ediyorlardı. Eş başkanlık rezaletini, yüksek bir saygınlık vesilesi sayılıyor, Müslümanın hayrına alamet bir örtü halinde sunuluyordu.

Bu maske ile cihad; Müslümanın, Müslümanı imha savaşının kırmızı şalı haline getirilmişti.  BOP; bizim elimizle, hedefine, kanlı zulümlerle adım adım varıyordu.  İlk başta anlaşılmayan proje; çok geç ve yarım yamalak anlaşıldı. Bunca yorgunluk resmi gelirle değil, kesbi gelirlerle de takviye edilmeliydi. Yoksa geçinmek gerçekten zordu. Ele geçenler az olup, büyükler için asgari ücret sayılırdı. Aranınca yol, sora sora da Bağdat bulunurdu. Bir Bağdat değil, çok Bağdat bulundu. Kâşifler sevindiler! Ve sevmeden, sevildiler. Bedel dilediler, aldılar. Halk inlemesi değildi vahim olan. Takiple bal yutan ile bal tutup ta parmağını yalayanlar radara takılmıştı. Radar paralelin elindeydi. Paralelin dinlemesi başa bela açmıştı. Savcılarla avcıların taarruzunu, basın da çekime almıştı. Olan oldu, duyan duydu. Biz aldık bir, onlar vurdu üç! Can kaybetmeden moral ve hız kaybedilmişti. Konuşanlar dilini yutmuştu. Tek dilli kalan; çileyi imkânla telafi edendi. Sözsüz, sözcüler vardı. Zararda değil, dardaydılar. Tükenişi örtmek, gidişi ertelemek istiyorlardı. Başa örülen çorabın, en büyük sorumlusunun iktidar değil; cemaat ve muhalefet olduğu mitinglerle ispat edilmeye çalışılmalıydı. Körlerle, nankörlerin iftirasıydı bu!).


“İN” VE “BİN” TAARRUZU, “SAVAŞ-I MİLLİYE” MİDİR?...

Komşu ülkelerle, dünyayla, lobilerle sözde kavgalıydı siyasi irademiz. Bir anda bütün taarruz unsurlarıyla mevzilerinden çıkıp beklenmedik bir yöne ve bu yönde konuşlandığı söylenen cemaate, bilumum muhalefete karşı İstiklal Savaşına başlanmıştı. Önce, “İnlere girerim! Haşhaşilerrr…” haykırışıyla görülmedik bir salvo yapıldı! Mavzer kurşunu gibi sözler, sözde patlatılıyor ama “gafletiniz uzun olsun” kokulu, beddua gazı saçılıyordu. Dediklerine göre milleti uyku moduna sokmanın maksadı bu iyi niyettenmiş.

Çok net olarak gözlenen; makinist ile birinci mevkidekilerin bihakkın (halkın huzuru için) yaptığı iç etmeleri; sorgulamak isteyenlerin hukuki müdahalesini engellemekmiş!

Unutmadan diyeyim. Bizde, korkunun ecele çok yakın durduğunu söylenirdi. Bu, o korku mu, bilmem!

Diklenmenin, meşgul etmenin, unutturmanın birinci gayesi; kendini kurtarmak derdindenmiş. İkinci gaye; memleket büyüklerinin, kriptolu telefondan, cüzi miktar para için “yok et” anlamındaki sözlerinin, ahlaksızca dinlenmiş olmasıymış. Bu ahlaksızlık; hem hısımların, hem de hasımların işiymiş.

Amma hasım ve hısım kabul ettiklerinin hepsi de, kendinden önce mevcutmuş, bilindikmiş.
Ortada, sonradan olma, yeni keşfedilmiş ne in ne de cin varmış. Her ne varsa evvelinden varmış. Sadece 28 Şubat İninden ansızın, nasıl ve niçin çıktığı bilinmeyen, ama çıkan birileri varmış. Onlar cinlenmişmiş…

Ben; denileni iyi anlamak, denilmeyeni de hâlden iyi süzmek için çırpınırken, başkent belediyemizin şehre emsalsiz değer katmak için ucuza inşa ettiği beş giriş kapısının üstünü mekan edindim. Orayı yüksek rakım kabul ederek, başladım “pay-i tahtı ve olaylarını” görünmeden izlemeye.

Mutlaka görünmemeliydim. Çünkü şehirden sürgünüm çıkabilirdi!

BU KIŞ, NELER YAĞMADI Kİ, NELER!..

İzlediklerim ve gözlediklerimin bir kısmı, yukarıdan aşağıya söylediklerimdir.

Ha… Bu arada; kar yağmadı bu yıl. Dolu yerine musibat, dert, kahar, kavga yağdı, bol bol.

Ben uyurken ürüşvet gibi nimetin sağanak halinde bazı muhitlere yağdığı söyleniyordu. Bu yağışı meteoroloji değil, polis kayıtları gizliden doğrulamışmış. Mangır yağışının tescilini önlemek için, gök çok gürlemişmiş.

Çok kavganın yağdığına ben de şahit oldum. Yağış üssü Çankaya, Kızılay havalisiydi.
Otuz altı kavmin/milletin, milliyetsiz tepesinin, seçilmiş yürütme noktasına da yıldırım düşmüş. Bu arada; kimisinin felç olduğu, kimisinin dilinin tutulduğu, kiminin dilinin çözüldüğü gözlenmiş. Kiminin de kendine bir şey olmamış. Sadece cepleri parçalanmış, içindekiler ortaya saçılmış. Görüp de kayda alanlar olmuş. Bu döküntülerin temsili döküntüler olduğu, dökümün; kutuları ve villa bodrumlarını mesken tuttuğu hususunda da dolaşan bilgiler rivayet değilmiş. Vakti gelince görüntülerle desteklenecekmiş.

Allah’ın bütün sıfatlarıyla (haşa) müsemma olduğunu duyan zat, komployu telin etmiş, yüceltmeye tekzip yayınlamamış. Bu sıfatları kendine yakıştırmış, sükût etmiş. Sükût bir onaydır, bilirsiniz. Söyleyenin iltifata tabi olması, gözde olması, komplocuların közde olması gerekir!

Beyaz kefeni remz eden, beyaz donluların karşılamalarda, “öl de ölelim” teslimiyeti, adanmışlığı; hâlâ çaresiz olunmadığını göstermeye yetermiş. Toplumun istikbâlinin, ikballere fedâ edilmesi hususu daha iyi anlaşılmış. Bu da; unutulmaz bir büyüğün büyüklüğünün, örnek alınır bir şahsiyetin, derin izi sayılmalıymış!

DAHASINA AHA MI DİYELİM?..

Üç ayın raporuna özetle devam edelim: Kırkağaç Ağası; hâkim ve savcıların ikisini de elense edip, sırtını yere getirdi. Hukuk puanları borsada dip yaptı. Yeni mahsul hukuk için, gerekli ilaç ve gübrenin, Tarım Bakanlığınca hibe yoluyla sağlanacağı duyuruldu.

Polis olmak için artık, kondisyon, eğitim, dil şartı kalktı. Gerekli şartlar; her emre uyabilme, sürgüne dayanıklı olma, kahraman veya hain sözcüklerinden gocunmama, itaatte kusursuz olma şeklini aldı.

Dün, Annan Planı için “hayır” diyen hain Rumlardan dolayı “evet” teşekkürü karşılığında Kıbrıs’ı verme şerefini kaçırmıştık hani. Şimdi de yaşadığımız bu olaylar yüzünden ne yazık ki teşekkürsüz verme durumuna geldik.

Sanat için de; en başarılı kısa metrajlı filim, Ukrayna’da çevrildi. “Çizmeden Oynarım” adlı bu filim; birden fazla yönetmeni olduğundan dolayı (yönetmenini görmeden oynanan bu oyun), köşe ve gişe rekorları kırıyor. Uzmanlar, bu tarza uygun en az üç filimle Nobel’e aday olunduğunu söylüyorlar.

- En tehlikeli örgüt; İlker Başbuğ’un üyesi olduğu örgütmüş...
(7 Mart 2014 te, 26 ay sonra tahliye edildi)

- Yılın en mutlu adamı; Apo ile Barzani’ymiş...

- Ordumuz NATO Ordusu, toprağımız NATO toprağıymış...

- Rabia işaretinin anlamı; “ben hariç, diğer dört bakan” demekmiş...

Bugünü anlamayanlar; ya dün ile dine sövermiş, ya da dün ile dini ezberleyen papağanlarmış...

Bu da; siyasetin, ticaretin, sağcılığın-solculuğun-dinciliğin en büyük rant kapısıymış.

Dahasını sorma! Eğer sorarsan, lütfen; Ertem Eğilmez tarafından 1980 yılında çekilen;

Şener Şen ile İlyas Salman’ın oynadığı, “Banker Bilo” filmini izle. Yapım yılına, yaşını ekle. Dörtle çarp, çıkanı (Aralık niyetiyle) 17 den çıkar. Kalanı; şifrendir. İşteee: Raporda, ifadede es geçtiğim yerleri ve işleri bu şifreyle çözersin!

Selâm ve kelâm ile…

Yorum Ekle

Yorumlar